İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdurrahman Ateş, ırkçılık ve kavmiyetçilik hastalığının ne olduğunu, neyden kaynaklandığını, yapılan ırkçılığın ne tür sonuçlar doğurduğunu, Müslümanların bundan kurtulmaları için neler yapmaları gerektiği ve çocuklarını bu çağın hastalığına karşı nasıl koruyup yetiştirmeleri ile ilgili İLKHA muhabirine önemli açıklamalarda bulundu.

"Bir insanın bulunduğu, yaşadığı, doğduğu, muhiti sevmesi doğaldır"

Bir insanın kendi kavmini sevmesinin ayrı bir şey olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ateş, "Doğal olarak her bir insan bir kavmin içinde bir ırkın içinde dünyaya gelir. Türk olmak, Kürt olmak, Arap olmak. Veyahut da derinin renginin sarı olması, beyaz olması, siyah olması elimizde değil. Elimizde olmayan bir şey ne onur duyma nedeni olur ne de hakaret nedeni olabilir. Yani 'ben beyaz bir ailede doğmak istiyorum' deseniz de olmaz. Bu elinizde olmadığına göre onur duyulacak bir konu da değil. Bakınız daha ırkçılık tarafına geçmedim. Aynı zamanda birinin diğerini hakir görecek, küçümsenecek bir konu da değildir. Ama bir insanın doğal olarak kendi bulunduğu, yaşadığı, doğduğu, muhiti sevmesi, tercih etmesi doğaldır. Hatta insanlar genelde doğdukları yerlerde büyürler. İlim ya da rızık temini için yolculukların dışında insanlar genelde gitseler bile kendi memleketlerine dönerler." dedi.

"Haksız olduğu halde kendi mensubu bulunduğu kabileyi, aşireti övmek, eleştirilmesi gerekirken eleştirmekten kaçınmak ırkçılıktır, taassuptur"

Prof. Dr. Abdurrahman Ateş

Haksız olduğu ve hak etmediği halde kendi mensubu bulunduğu kabileyi, aşireti ve toplumu yüceltmenin, eleştirilmesi gerekirken eleştirmekten kaçınılmasının ırkçılık ve taassup olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ateş, "Bu yönüyle Allah Resulü Araptır, Ben Kürd'üm, sen Arap'sın, öbürü Çerkez'dir. Bunu ifade etmek sıkıntı değil. Ama bazen Müslüman olduğunu söyleyenlerden ürkütücü bir cümle duyuyorum. 'Elhamdülillah Kürdüm' diyor. 'Elhamdülillah Türk'üm' diyor. Bu senin elinde olan bir şey değil ki sen buna hamd diyorsun. 'Elhamdülillah Müslümanım' diyebilirsin, çünkü sen bunu tercih ettin. Ama ırkının hamdı olmaz. Hucurat Süresi 13'üncü Ayeti Kerime'de Yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.' Taarruf kelimesinin, marifet kelimesinin aynı kökten gelmiş olması dikkat çekicidir, bir nevi kültürler etkilenecektir. Birisi diğerinden etkilenecektir. Arap, Arap olmayandan, Arap olmayan, Arap olandan, Kürt Türk'ten, Türk, Kürt'ten bunlar hepsi taarruf'tur. Olması gereken budur. Onun ötesine geçtiğiniz zaman, bir adım dahi geçtiğinizde maksadı aşmışsınızdır. Bu da ırkçılıktır." şeklinde konuştu.

Kelhaamed Dergisi 16 yaşında Kelhaamed Dergisi 16 yaşında

"Irkçılık; eğer insanlar İslam'ı referans almazsa Allah'ın ve Peygamberin bize yüklediği 'ümmet olma' bilincini dikkate almazsa her zaman nüksedebilecek olan bir hastalıktır!"

Prof. Dr. Ateş, "Resulullah'ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yaşadığı dönemde de neticede insanlar beşer ve beşerî özellikleri bir tarafa atmış değiller. Onlarda da zaman zaman bu tür hastalık nüksedebiliyor. Ama Allah Resulü bunun önüne geçmek için birtakım parametreler belirlemiştir. Örneğin Hazret-i Ebu Zer (Radıyallahu Anhu) gibi bir insan, bir sahabe, bir gün Hazret-i Bilal (Radıyallahu Anhu) ile karşılaştığı zaman sinirlenmiş ve onun teninin rengini problem ederek 'siyah kadının oğlu' oldu dedi. Aşağılayıcı bir ifade kullanıldığı için Hazret-i Bilal de üzüldü. Bu, Allah Resulüne intikal edildiğinde, Allah Resulü Hazret-i Ebu Zer'i çağırdı. Dedi ki: 'Sende cahiliye döneminin özelliklerinden bir özellikleri var.' Bakın 'sen cahilsin' demedi. Ama 'sende cahiliye özelliklerinde bir özellik var bunu at, istiğfar et' dedi. Ve tabiri caizse Hazret-i Bilal'den özür dileyip hakkını helal etmesini istedi. Eğer insanlar genel anlamda İslam'ı referans almazsa Allah'ın ve Peygamberin bize yüklediği 'ümmet olma' bilincini dikkate almazsa her zaman nüksedebilecek olan bir hastalıktır. Doğal olarak şunu söyleyeyim. Irkçılık hangi ırka ait olursa olsun bu anlamdaki bir ırkçılık İslam'dan uzaklaşmanın adıdır. Cahiliye adetidir. Cahiliye anlayışıdır." diye dikkat çekti.

"Allah Resulü 'Irkçılık yapan bizden değildir' diye buyuruyor"

Irkçılığın normal bir konu olmadığını hatta iman konusu olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Ateş, şöyle devam etti:

"Allah Resulü çok açık söylüyor. 'Irkçılık yapan bizden değildir.' Bizden değil ne anlama gelir? 'Irkçılık taassubuna çağıran bizden değildir. Irkçılık üzere ölen bizden değildir. Irkçılık için mücadele edip savaşan da bizden değildir.' İman konusudur bu. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi Vesellem) üslubu normalde çok nazik ama ırkçılık söz konusu olduğu zaman bu nazik üslubu bir tarafa bırakıyor. Niye? Çünkü imanı zedeleyen en önemli problemdir. Hele modern dönemde bu çok daha vahim bir duruma götürür ki Müslümanların bugün ayrışmasının, birbirine girmesinin, ümmet olamamasının, birlikte hareket edememesinin nedeni budur. İsrail çok mu güçlü? Yahudi lobisi çok mu güçlü? Hayır, kendilerini güçsüz hale getiren Müslümanların bu ümmet bilincini dikkate almamaları, önemsememeleri, güçsüzlerin güçlü olmasına neden oluyor."

"Kur'an-ı Kerim Müslüman ebeveynlere kendilerinden sonra kendilerinin sahip olduğu misyonu devam ettirmek için çaba göstermeleri kuralını getirmiş"

Kur'an-ı Kerim'in Müslüman ebeveynlere kendilerinden sonra kendilerinin sahip olduğu misyonu devam ettirmek için çaba göstermeleri kuralını getirdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Ateş, "Hep yanlış ve eksik anlaşılan bir durum olduğu için bir örnek vereceğim. Hazret-i Zekeriya Aleyhisselam'ın çocuğu yoktu. Biz zannediyoruz ki Meryem Suresi'nde Hazret-i Zekeriya Allah'tan çocuk istedi. Hazret-i Zekeriya sadece Allah'tan çocuk istemedi. 'Bana ve Hazret-i Yakup ailesinin mirasına sahip çıkacak. Miras burada mal mirası değil. Düşünce, inanç mirası. Buna sahip çıkacak bir zürriyet dedi. Yani salt bir çocuk istemedi. Hazret-i Zekeriya sahip olduğu bu nübüvveti risaleti, mesajı bir sonraki nesillere, kuşaklara aktarabilecek bir nesil istedi. Yahya'ydı bunun adı. Hazret-i Yakup Aleyhisselam ya da Hazret-i İbrahim Aleyhisselam vefat sıralarındaki Bakara Suresinde Allah'u Teala bunu müşahhas somut bir tablo olarak da önümüze koyar. Bakara Suresi'nin 132 ve devamında 133'üncü ayette Hazret-i İbrahim ve Hazret-i Yakup vefat etmeden önce çocuklarını topluyorlar. Bir tek gündem maddesi var. 'Benden sonra kime kulluk yapacaksınız? Çocukları babalarının son tavsiyelerini alıyor. Ve onun sorduğu soruya dediler ki: 'Biz atan İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın ve onların mesajına tabi olacağız. Onların kulluk yaptığı Allah'a kulluk yapacağız' dediler. Bu bir model, bir örnektir. Bakınız Müslüman anne babalar diyor. Kendilerinden sonra kendileri gibi düşünen kendileri gibi yaşayan, kendileri gibi hassasiyeti olan bir neslin bırakılması için çaba göstermek zorundadır," diye aktardı.

"Anne babanın evdeki gündemi ne ise aynısı çocuğuna da sirayet ediyor"

Prof. Dr. Ateş, "Bakınız doğuda Marksist ideolojinin sadece büyükler tarafından değil, küçükler tarafından bile konuşulduğunu zaman zaman okullarda görev yapan öğretmenlerimizden duyuyoruz. Birinin diğerinden haberi olmadan söyledikleri cümleler hep aynıdır. 'Hocam bir ortaokul 2'inci sınıf öğrencisi kalkıp bana rahatlıkla Marksist bir örgütün propagandasını yapabiliyor.' Ortaokul 2'inci sınıf öğrencisi 10-11 yaşındadır. Peki bu çocuk kitabı okuyarak mı öğrendi? Hayır. Nereden öğrendi? Evde anne babadan öğrendi. Çünkü Anne babanın evdeki gündemi bu. Anne babanın evdeki gündemi çocuğuna da sirayet ediyor. Ortaokul 2'inci sınıftaki çocuk belli bir formasyon alan öğretmeniyle Marksist düşüncenin tartışmasını yapabiliyor. Bu konuda Müslümanların en büyük zaafı bu. Kendileri gibi çocuklarını yetiştiremediler. Kendileri gibi çocuklarını yetiştiremeyince de ne olacak bu gençliğin hali? Hayır, ne olacak bu gençliğin hali değil, Ne olacak bu anne babaların hali? Arkadan bir ümmetin gelmesi konusunda en büyük endişeyi tedirginliği yaşaması gereken Müslümanlarken, umursamadılar." diye belirtti.

"Çocukları iyi bir matematikçi, iyi bir tıpçı iyi bir mühendis olsun dediler ama iyi bir Müslüman olmayı birinci maddeye koymadılar"

Ebeveynlerin çocuklarının iyi bir matematikçi, iyi bir tıpçı iyi bir mühendis ve iyi para kazanan bir meslek sahibi olmalarını istediklerini ama iyi bir Müslüman olmayı birinci maddeye koymadıklarına dikkat çeken Ateş, "Çocuklar elden avuçtan çıktıktan sonra iyi bir doktor mühendis oldular, iyi para kazandılar ama iyi bir Müslüman olamadılar. Ve bu nesilden nesile de böyle devam etti. Geldiğimiz şu noktada 50-60 yaşını geçen Müslümanlar alanda iş yapıyor. Her birisinin birer ikişer çocuğu olsa artı iki yapar, artı üç yapar. Nerede bu çocuklar? Başka mahallelerde. Çocuklarını kendileri gibi yetiştiremeyen Müslümanların ciddi bir vebali var bu anlamda. Dolayısıyla şu anda Z kuşağı bilmem ne kuşağı hepsi hikaye. Katılmıyorum. Müslümanlar kendi çocuklarını Müslümanca yetiştirme derdiyle dertlenmedikçe Hazret-i Yakup gibi Hazret-i İbrahim gibi yani 'size bir ev bıraktım, size bir mal bıraktım' yerine 'benden sonra nasıl bir ilaha kulluk yapacaksınız? Nasıl bir kitabın peşinden gideceksiniz? Nasıl bir din sahibi olacaksınız?' endişesini ortaya koymadıkça çocuklar da anne babalarının asıl endişesinin bu olduğunu öğrenmedikçe -dikkat edin buraya- anne babaların yegâne endişesinin kendilerinden beklentilerinin de Müslüman olma dışında bir şey olmadığını öğrenmedikçe bu hastalıktan da kurtulamayız. Bu sıkıntılardan da bu sorunlardan da yakamızı kurtaramayız. Ondan sonra 3-5 milyonluk bir Yahudi toplumuna oyuncak oluruz. Rabbim muhafaza etsin." dileğinde bulundu. (İLKHA)

Kaynak: ilkha